13 Mart 2008 Perşembe

LALE

LALE


Her bahçenin güzelliğidir lale.
İnsanlar getirdi seni bu garip hale.
Bir devre ismini vermişken hele.
Sen hiç unutulurmusun lale.


Özlemlerin, birleştiren durağı olmuşsun.
Acımasızca koparılıp vazoya konmuşsun.
Az da olsa bir dönem mutlu olmuşsun.
Gülen yüzlere sembolsün lale..


Her gülün yanına bir lale dikelim.
İncitmesin diye, bülbüle haber verelim.
Biraz da laleyi sev diyelim.
Ama nispet olmasın sümbüle güle..


Ahmet Çelik

Lale Çiçeği

Lale Çiçeği


Lale türlü renklerde güzel çiçekler veren bir süs bitkisidir.Anavatanı Batı Asya olan lale, ilk olarak Türkiye’de süs bitkisi olarak yetiştirilmiştir.Bu arada bir hayli geliştirilmiştir. Çiçek ilk defa XVI. yy’da yurdumuzdan Avrupa’ya götürülmüştür.Lale çiçeğinin adı da Avrupa dillerinde, biçimi sarığı andırdığı için ‘tülbent’ sözünden geçmiş laleye ‘tulibe’ denilmiştir.Yurdumuzda en çok XVII. yy’da lale yetiştirme işine büyük önem verilmiştir.En güzel laleler İstanbul Saraylarının başlıca süsü haline gelmiştir.O zaman çiçek meraklılarının en büyük gayesi görülmemiş renklerde yeni laleler yetiştirmekti.Her lale cinsinin bir adı olup bugüne kadar gelen kaynaklara göre 500’den çok lale çeşidine ad verilmiştir.Lalenin böylesine geniş bir yayılış alanı bulması süsleme sanatlarında, mimarlıkta motif olarak kullanılmasını da sağlamıştır.Çeşme, camii ve türbelerde birçok lale motifleri kullanılmaktadır.Birçok süsleme eserlerinde lale motifleri işlenmiştir.Lale zambakgillerdendir.Yaprakları uzun mızraksıdır.Sapının üstünde bir tek çiçek bulunur.Çiçekler çok çeşitli renklerde olduğu gibi alacalı da olabilir.Lale soğandan yetişir, ilkbaharda çiçek açar.Lale soğanları sonbaharda dikilmelidir.Toprak oldukça kumlu gübreli olmalıdır.Ancak usta çiçekçiler tohumdan lale yetiştirebilir.Tohumdan çıkan bitkiler 3-6 yıl arası çiçek vermezler.Sonbaharda dikilen lale soğanlarından yeni bitki çıktıktan sonra soğanlar çürür yerine yeni soğanlar meydana gelir.Kışın lale soğanları soğuktan kaçarak toprağın derinliklerine çekilirler.Her soğandan bir tek lale çıkar.Laleler katmerli yada yalın kat olur.Çiçek gündüzün güneş ışığının etkisiyle iyice açılır, akşamları yeniden toparlanır.

Lale hakkında güzel bir yazı

Lale hakkında güzel bir yazı

Yıldız Bozkurt (2005 Aralık)
Türkiye'deyken bir keresinde çiçekçinin önünden geçiyordum, baktım küçük bir saksıda lale satılıyor. heme kırmızı laleyi alıverdim.O kadar çok sevmiştim ki daha iyi seyredeyim diye eve aldım, balkonda bırakamadım. Ne bileyim lalelerin soğuk sevdiğini, sıcaktan çabucak sararıp öldü. 2000 yılında Cambridge'a taşınınca baharda ev önlerinde, sokaklarda ve parklarda heryerde laleleri görmek beni çok heyecanlandırıp sevindirmişti. Şimdi ben de her bahar çiğdem, sümbül, nergis ve lale yetiştiriyorum. Kardeleni geçen sene denedim ama sadece bir tanesi çiçek açtı.

Bir ara lale hakkında bir kitap okumuştum. Kitabın yazarı bir çeşit lalenin anavatanını görmek için İngiltere'den Erzurum'un dağlarına yolculuk yapmıştı. Halbuki benim çocukluğum Erzurum'da Üniversite kampüsünde geçti, o zamanlar ne bir tane lale gördüm şehirde ne de o civarda lalelerin yetiştiğini duydum. Bilmiyorum Erzurum'lular lalelerine sahip çıkmaya başladılar mı bugünlerde. Kitapta bir de laleye Avrupa'da verilen Tulip isminden bahsediyordu. Vakti zamanında bir Avrupalı İstanbul'a gelir. Bir bayanın tülbenti üzerinde lale resimleri dikkatini çeker ve sorar. Tercüman çiçeğin değil de tülbentin sorulduğunu zannederek 'tülbent' cevabını verir ve oradan lale Avrupada 'Tulipan', kısaca Tulip olarak anılmaya başlar. Kitapta Osmanlı lale bahçelerinin tarifi de vardı. Muhteşem bahçelerde lalelerin aralarına mumlar konur, danseden mum ışıkları arasındaki binbir renkli laleler ile akşam safası yaparlarmış.
Lalenin Osmanlılar tarafından çok sevilmesi sadece çok güzel bir çiçek olmasından dolayı değil. Arapça harflerle yazıldığında Lale kelimesi le Allah kelimesinde aynı harfler kullanılıyor. Bir de Arap harfleriyle yazılan Laleyi tersten okursanız Hilal kelimesi ortaya çıkıyorki bu da biliyorsunuz Osmanlı bayrağının, ambleminin sembolü. Lalenin tarihçesi hakkında bilgi için http://lidya.hacettepe.edu.tr/~b0152659/public_html/osmanlidalalekulturu.htm sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

İstanbul Belediyesi bu sene harika bir çalışmaya adım atmış. Binlerce lale soğanı halka dağıtılıp İstanbul baharda bir lale bahçesine dönecek. Üstelik lale yetiştirenler resmini çekip yarışmaya da katılabilirler. Yarışma hakkında bilgi için http://www.istanbulunlalesi.com/ web sitesine bakabilirsiniz.

Lale hakkında İnternetten araştırma yaparken lale soğanı üretimi yapan bir şirkete rastladım. Asya Lale isimli bu şirket lale soğanları üretip satıyor.(http://www.asyalale.com/) Yalnız dikkatimi çeken bir husus çiçekçilerimizde lale türleri hep İngilizce isimleri ile anılır olmuş. Halbuki lalenin anavatanı ve lalelere ilk isimlerini veren bizleriz. Hatta 18 yüzyılda Tabip Mehmet Aşki'nin 'Lale isimleri' başlıklı bir kitabı bile varken isimleri bu kitaptan almak yerine İngilizce'den almak niye. Nihayetinde İngilizler de Hollanda'dan aldıkları lalelere Hollanda'ca yerine kendileri isim veriyorlar. Yani kullanılan İngilizce isimler Hollandaca isminin suyunun suyu! Umarım becerikli insanlar çıkar da bizi tekrar anlayabildiğimiz ve kaynağından gerçek lale isimlerine kavuştururlar.

Ters lale ile ilgili bir web sitesinde bu lalelerin Hakkari, Şemdinli ve Yüksekova'da doğal olarak yetiştiğini öğrendim. Hatta bu çiçeklerin yetiştirilip satılması için bölgede ve Yüzüncü Yıl Üniversitesinde faaliyetler varmış. Çok mutlu oldum. Geçen sene ters laleleri burada şehir merkezi ile Grafton Center arasına ekmişlerdi ve çok beğenmiştim, bu lale türüne ülkemizde sahip çıkılması çok ümit verici. Bu projede yer alan herkesi tebrik ediyorum. (Ters lale projesi hakkında bilgi için http://www.gefsgp.net/projeler/terslale/tlale.html sitesine bakabilirsiniz. Darısı Erzurumlulara!)

Umarım kısa zamanda İngiltere'de Garden Center'larda gezerken Hollanda'dan değil de Türkiye'den Türkçe markalarla, isimlerle gelmiş Lale soğanlarını almak nasip olur. Ayrıca baharda İstanbulu ve lalelerini görenleriniz resimlerini bana gönderirlerse sitemde yayınlamak çok isterim.


Ölümsüz Aşkın Simgesi, Lale

Ölümsüz Aşkın Simgesi, Lale

Ferhat ünlü bir nakkaştır. Sultan Mehmene Banu'nun, kızkardeşi Şirin için yaptırdığı köşkün süslemelerini nakşederken Şirin'i görür ve birbirlerine sevdalanırlar. Ferhat, sultana haber salarak Şirin'i istetir. Ancak sultan, kızkardeşini vermek istemez ve Ferhat'ı oyalamak için Elma Dağı'nı delip şehre su getirmesini şart koşar. Ferhat, aşkından aldığı güçle dağları deler. Bunu gören sultan, Şirin'i Ferhat'a vermemek için yaşlı dadısını göndererek, Şirin'in öldüğü haberini ulaştırır. Ferhat, bu acı haber üzerine, elinde tuttuğu kazmayı havaya atar, düşen kazma Ferhat'ın başına isabet eder ve Ferhat orada yaşamını yitirir. Acı haberi alan Şirin korku içinde olayın geçtiği kayalığa gelir. Ferhat'ın kanlar içinde yatan cansız bedenini görünce bu acıya dayanamaz ve kayalıklardan atlayarak canına kıyar. Bu olaydan sonra Ferhat'tan akan her kan damlası onun Şirin'e olan ölümsüz aşkını göstermek için kan kırmızısı renkteki lalelere dönüşür. İşte o gün bu gündür kırmızı laleler Ferhat'ın Şirin'e duyduğu ölümsüz aşkı simgeliyor.
Lalenin öyküsü günümüzden bin yıl önce Anadolu'da başlıyor. Bu bitkinin herkes tarafından tanınmasındaki en büyük rolü Osmanlı İmparatorluğu oynuyor. Yaklaşık olarak 11. yüzyıldan beri Türkler tarafından yetiştirilen lalelerin, Avrupa kıtasına yolculuğu, batılı seyyahların Osmanlı İmparatorluğuna yaptıkları ziyaretler sonucunda yaklaşık 16. yüzyılda başlıyor. Hollanda'daki lalelerin öyküsüyse 1593 yılında Carolus Clusius adlı botanikçinin Hollanda'daki Leiden Üniversitesi'nin botanik bahçesinin müdürü olmasıyla başlıyor. Daha önce Prag ve Viyana'da tıbbi bitkileriyle çeşitli çalışmalar yaparak ün salan Clusius'a o dönemde Kanuni Sultan Süleyman'ın büyükelçisi De Busbecq tarafından, ilk lale soğanları hediye ediliyor. O da Avusturya'da tanıştığı laleleri daha sonra Hollanda'ya götürüyor ve Hollanda'da yazdığı kitapta ilk kez lalelerden bahsedilmiş olunuyor.

Hollandalıların lale çılgınlığı 1624 yılında başlıyor. O dönemde verilen bir ilanda, satılacak 12 lale soğanından her biri için 3.000 gulden, (bugünkü yaklaşık değeri 2.000 YTL) isteniyor. Kısa bir süre sonra fiyatlar hızla yükselerek, bir lale soğanının fiyatı Amsterdam'da bir ev fiyatına eşdeğer oluyor. Neyse ki bu çılgınlık 1637 yılından sonra diniyor. 11. yüzyılda Selçuklular tarafından yetiştirilen lale, Osmanlı İmparatorluğu döneminde özellikle 16-18. yüzyıllar arasında süs bitkisi ve süsleme motifi olarak büyük önem kazanıyor. Sultan II-I. Ahmed dönemindeyse doruk noktasına ulaşıyor ve laleye gösterilen ilgiden dolayı 1718-1730 yılları arasındaki döneme Lale Devri adı veriliyor. Bu dönemde yabani lale türlerinden seçme ve melezleme yoluyla İstanbul'da elde edilen lale varyetelerinin sayısı 2000'i buluyor ve o yıllarda "Mahbup" adı verilen bir lale soğanının 500 altına satıldığı ifade ediliyor. Avrupa'da 17. yüzyılın ilk yarısında laleyle ilgili tam 34 kitap yazılırken, ülkemizdeyse, içinde 50 adet orijinal olarak hazırlanmış resim yer alan Lale Mecmuası adı verilen bir kitap hazırlanıyor. Bugün ne yazık ki laleleri kaybettiğimiz gibi bu kitabın da aslı elimizde değil.

Lalenin doğum yeri neresi diye soracak olursak, bu bitkinin Rusya ile Çin arasında yer alan Tien Şan dağları ile Pamir dağları arasında ortaya çıktığı kabul ediliyor. Lalenin ikinci doğum merkeziyse Azerbaycan ile Ermenistan arasında kalan Transkafkasya bölgesi. Ülkemiz de bu ikinci grubun arasında yer alarak lalenin önemli doğum merkezlerinden birisi olarak kabul ediliyor. Bu bölgelerin dışında lale Balkanlar, İspanya, Portekiz, İtalya, İsviçre ve Fransa'da doğal olarak yetişiyor. Türkiye'deyse lalenin yabani olarak yaşayan 14 türü bulunuyor. Bu türlerden parlak kırmızı renkli Tulipa armena ve T. julia’nın doğum yerinin Anadolu olduğu kabul ediliyor. Bu iki tür özellikle Erzurum, Tortum, Hoşap ve Van çevresinde doğal olarak yayılış gösteriyor. Bugün İstanbul'un ünlü semtlerinden olan Laleli, adını o dönemde bölgede yer alan lale bahçelerinden alırken, Erzurum yakınlarında Kayseri ve Sivas arasında yer alan Laleli geçidi de, adını o bölgede yetişen lalelerden alıyor.

Lalelerin doğal yetişme ortamlarına bakacak olursak bu bitkiler her zaman dağlık bölgeleri tercih ediyorlar. Özellikle yüksek rakımlarda yaşayan laleler, kışı karın artında geçirerek aşırı soğuklardan kendilerini koruyorlar.

Ancak Hollanda'da yapılan melezleme çalışmaları sonucunda bugün sayıları 5500'ü aşan lalelerin kültür varyeteleri hemen her türlü ortamda yetişebiliyor.

Bilimsel adı Tulipa olan bu çok yıllık ve soğanlı bitki zambakgiller (Liliaceae) ailesinden olup, zambak, çiğdem ve sümbül gibi bitkilerin de yakın akrabası.

Genellikle 2-8 yapraklı olan laleler 10-30 cm boylarında olup uzun bir sap üstünde yer alan çanak şeklindeki çiçekleri, mart-mayıs arasında açıyor. Çiçek örtüsü 6 parçalı ve serbest olup, sarı, kırmızı veya beyaz renkli. Her bir parçanın dip kısmında genellikle koyu renkli olan bir leke bulunuyor. Ancak kültüre alınan varyeteleri hemen hemen her renkte ve çeşitli desenlerde olabiliyor. Erkek organları koyu renkli ve 6 adet. Soğan üzerindeki kabuk, derimsi ya da zar biçimde. Kabuğun iç kısmı sık ya da seyrek tüylü veya çıplak.

Bugün Hollanda'nın rüzgar değirmenleri ve tahta ayakkabılardan sonra üçüncü simgesi olan laleler, Hollanda topraklarının yaklaşık dörtte birinde yetiştiriliyor. Bu büyük miktarda üretim sonucunda her yıl yaklaşık 3 milyar lale soğanı üretiliyor ve bunun 2 milyarı diğer ülkelere ihraç ediliyor. Hollanda lalelerini alan ülkelerin başında ABD, Japonya ve Almanya geliyor. Ülkemizdeyse laleler son yıllarda önemini yitirmiş durumda ve doğal alanların tahrip edilmesi sonucunda sayıları hızla azalmakta. Laleyi dünyaya tanıtan bir ulus olarak, onların doğal ırklarını koruyup gelecek nesillerin de onları tanımasını sağlamamız gerekiyor.


Cenk Durmuşkahya

İstanbul Lalesi 150 yıl sonra geri dönüyor

Avrupa lalelerinden çok farlı bir bitkiydi İstanbul Lalesi. Çiçeği badem şeklinde, çiçek yaprakçıkları hançere benzeyen, uçları da tığa benzeyecek şekilde ince ve sivriydi. Farklı renklerden tam 1588 çeşidi vardı. 19. yy’da ortadan kayboldu. 150 yıl sonra İstanbul Üniversitesi botanikçileri ve Büyükşehir Belediyesi’nin 2 milyon dolarlık projesiyle geri dönüyor. Geriye kalan üç akrabasının genetik yapıları birleştirilerek yeniden İstanbul Lalesi üretilecek. Dört yıl sonra tekrar doğduğu kentte çiçek açacak.Tam dört yıldır İstanbul Lalesi’nin peşindeydim. Türkiye’nin Rekabet Avantajları Topluluğu’nun bünyesinde yer alan turizm grubunun dışa kapalı portalı http://groups.yahoo.com/group/Sultanahmet ’da bir yazı yazarak ‘150 yıldır ortalarda gözükmeyen İstanbul Lalesi’ni bulamaz mıyız’ diye sormuştum. Grup moderatörlerinden Nurdoğan Şengüler ( Les Arts Turcs ) , bu konuda bir kampanya başlattı. Türkiye’nin hemen tüm ziraat fakülteleri ve soğanlı bitki yetiştiricilerinden gelen mesajlar artık umudun kalmadığını gösteriyordu.İstanbul’un lalesi sanki yer yarılıp da içine girmişti. Oysa 1681 ile 1726 yılları arasında kayda geçirilen ‘Defter-i Lalezar-ı İstanbul’da tam 1108 lale çeşidinden söz ediliyor, 1764 tarihli ‘Ferah-engiz’ isimli risalede ise bu sayı 1588’e kadar çıkıyordu. Türkiye’deki botanik çevrelerine göre, bunlardan geriye bir tane bile kalmamıştı. Bir zamanlar laleyi Osmanlı’dan alan Hollanda’dan geliyordu artık lale soğanları.Halbuki 17. yüzyılda Osmanlı’da önce ‘Ser Şükufeciyan-ı Hassa’ diye adlandırılan Çiçekçibaşılık kurumu, sonra da ‘Çiçek Encümen-i Danişi’ yani Çiçek Akademisi kurulmuştu. Edirne’den Mardin’e kadar birçok şehirde lale bahçeleri vardı. Lale merakı öyle yoğundu ki imparatorluk lale fiyatlarına narh koymak zorunda kalmıştı. 1725 tarihli lale narhı listesinde en pahalı lale 200 kuruşla Nize-i Rummani’ydi. Bu, 30 Cumhuriyet Altını, yani 3 bin 750 YTL demekti. 1588 lalenin ismini ezberden söyleyecek, ayrıca gülün, zerrinin, şakayıkın binbir çeşidi hakkında üç gün üç gece boyunca meseller anlatacak kişiler yaşardı bu topraklarda. Bu göz kamaştıran kültürün tümü buharlaşıp uçmuş muydu?Tam pes edecektim, artık İstanbul Lalesi’nin peşini bırakmak üzereydim. Süleymaniye’yi turladığım bir gün Botanik Bahçesi’ne uğradım. Yard. Doç. Dr. Erdal Üzen’le tanıştım. ‘Hocam’ dedim, ‘gönlümde bir sızı var, dindirecek merhem bulamadım.’ Nedir, diye sordu. ‘O sızının adı İstanbul Lalesi’dir’ dedim. Gülümsedi, kısa süren bir sessizlik oldu. ‘O merhem bendedir, bu bahçededir. Evet adı İstanbul Lalesi’dir. Ama lalenin kendisi değil yakın akrabasıdır’ diye cevap verdi. Aldı beni ve bahçenin bir köşesine götürdü. Rengarenk kardelenlerin arasından filizlenmiş bir nebatı gösterdi. ‘İşte bu’ dedi. Ama açmasına üç hafta vardı. Bekledim. Ben uzaklarda başka bir görevdeyken Hoca beni aradı ve müjdeyi verdi. Son demlerine yetiştik. Fotoğrafladık.GENETİK ÇALIŞMA BAŞLADIErdal Üzen, İstanbul Lalesi’nin kendisinin yeniden hayat bulması için iki yıllık bir gen araştırmasının gerektiğini söyledi. Ama, bu araştırma için üniversitenin imkanları yeterli değildi. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’la görüştük, durumu aktardık. Topbaş, bu araştırmanın bir İstanbul projesi olduğunu, Büyükşehir’in kaynağı bulacağını söyledi. İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mesut Parlak’ı ziyaret ettiğinde, bu niyetini aktardı. Büyükşehir Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürü İhsan Şimşek, üniversite yıllarında eğitim için geldiği Botanik Bahçesi’ni ziyaret ederek projenin ön hazırlıklarına başladı.Projenin ilk aşamasında, başta Osmanlı Lalesi olmak üzere üç tür lale üzerinde genetik inceleme yapılacak. İstanbul Lalesi soyunun genetik özelliklerini taşıyan soğan elde edildikten sonra, uygun bir alan bulunarak soğan çoğaltma işlemine geçilecek. Yeterli üretime ulaşınca İstanbul’un park ve bahçelerine dikilecek, dünyaya satışına başlanacak. Bütün bu sürecin dört yılda, 2 milyon dolar harcamayla gerçekleştirilmesi planlanıyor.Belediye bugüne kadar eldeki soğanlarla İstanbul’u lalelere bezemeyi sürdürecek. Şimşek, bu sene İstanbul’da 550 bin lale soğanı ekildiğini söyledi. Daha önceki yıllarda 125 bin lale soğanı ekilirmiş. Şimşek, İstanbul’a yakışır bir botanik bahçesi kurmayı planlıyor. Şimşek, bu projeyi İstanbul Üniversitesi Botanik Bahçesi’yle Büyükşehir’in birlikte gerçekleştireceğini söylüyor.SÜLEYMANİYE’DEKİ GİZLİ BAHÇEİstanbul’da Süleymaniye sırtlarında, Süleymaniye Camii’nin bahçesindeki binada Türkiye’nin en önemli hazinelerinden biri saklanıyor. İçinde bin Kaşıkçı Elması’na bedel bitkiler var. Bir kısmı geçmişte, Türkiye’nin dağlarını, kırlarını şenlendiren çiçeklerdi. Şimdi artık mumla arasanız yoklar. Mesela, yarım asır önce Kadıköy’ün kırlarında yetişen Kalkedon Çiğdemi’nin son 14 örneği burada.İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Botanik Ana Bilimdalı’na bağlı botanik bahçesinde sadece Türkiye’de yetişen (endemik) bitki hazinesinden geri kalanlar yaşatılıyor. Bahçede ayrıca dünyanın her yanından gelen nadide bitkiler de var: Borneo’dan Fil Kulağı, Brezilya’dan Ananas, Guatamala’dan Kuğu Çiçeği, Himalaya Dağları’ndan Kokulu Hindistan Sediri, Malezya’dan Demir Ağacı, Japonya’dan Kafur, Angola’dan Kahve Ağacı, Kuzey Amerika’dan Lale Ağacı, böceklerle beslenen çiçekler, zehirli bitkiler. Enstitü binlerce tür tohumdan oluşan dev bir arşive de sahip.Botanik Bahçesi’nin kurucusu Hitler’in zulmünden kaçıp, Türkiye’ye sığınan Alman bilim adamları. Botanikçi Prof. Dr. A. Heilbronn, Prof. Dr. Leo Brauner, Zoolog Prof. Dr. Andre Naville 1933’te İstanbul’a gelip Biyoloji Enstitüleri’nde ders vermeye başladı. Ertesi yıl Süleymaniye Camii’nin bahçesinde enstitü binası kurulurken Prof. Dr. Heilbronn’un önderliğinde bir botanik bahçesi yapımına girişildi. Alman bahçe uzmanı Walter Stephan’ın yardımıyla bahçe 1936’da açılışa hazırlandı. Heilbronn’un altı bölümlü bahçe düzenlemesi bugün de korunuyor: Sistematik Bölüm, Taş Bahçe, Tıbbi Bitkiler bölümü, Türkiye Bitkileri, Deney Parselleri ve Arboretum. 127 familyadan 400 ağaç ve çalı ile yaklaşık 3500 otsu bitki parsellere yerleşmiş. Seralarda, bahçede sabit veya saksıya alınmış 2500 bitki, Hamburg Üniversitesi Botanik Bahçesi’nden bağışlanan tropik ve subtropik bitkiler de buna eklenince hazinenin toplamı 5000 bitkiyi buluyor. Bahçede ayrıca 23 havuz var.Türkiye’de 4 Yunanistan’da 18 botanik bahçesi varİstanbul Üniversitesi Botanik Bahçesi, Türkiye’de resmi konumda çalışmalar yapan botanik bahçelerinin en eskisi ve bitki varlığı açısından en zengini. Ankara, İzmir ve Adana’da üç botanik bahçesi daha var. Botanik Bahçesi Müdürü Yard. Doç. Dr. Erdal Üzen, Türkiye’nin tüm endemiklerini toplayacak büyük bir bahçe kurmak için acele edilmesi gerektiğini savunuyor: ‘Fauna ve flora açısından fakir, endemikler açısından sıfıra yakın bir ülke olan komşumuz Yunanistan’da tam 18 botanik bahçesi olduğunu düşünecek olursak, bu konuda ne denli geri kaldığımızı anlarız.’ Ersin KALKAN

Lalenin tarihi

Lalenin tarihi

Hazırlayan: Rumeysa Karakaş
Hacettepe Üniversitesi / Tarih Bölümü, 4. Sınıf

I. GİRİŞ
Bir toplumun ruh halini anlamak için, o toplumun uğraşlarına bakmak gayet mantıklı olabilir. Lâle sevgisinin özellikle Osmanlı Devleti’nin çöküş döneminin, en gösterişli zamanında bir tutku haline gelmesi sosyolojik açıdan değerlendirilmesi gereken bir konudur. Halk ve saray çevresinin bu çiçeğe karşı beslediği sevginin kaynağı, o dönemdeki iç ve dış durumlardan kaynaklanabilir. Artık Avrupa’daki topraklarını kaybetmeye başlayan Osmanlı Devleti Pasarofça anlaşmasıyla girdiği barış dönemini, Lâle Devri adıyla yaşamıştır. Bu dönemde padişah ve saray çevresi büyük bir israfa başlamış, halk bu dönemde ağır vergiler altında ezilmiştir. Bu döneme Lâle Devri denmesinin sebebi yeni yapılan bahçeler,saraylar, kasırların lâlelerle donatılmasıdır. Saray çevresi ve halkın bunaldıkları savaş ortamından bir nebze de olsa güzel ortamlara uzaklaşma istekleri de bu tutkuya neden olmuş olabilir. Sadrazam İbrahim Paşa bile kendi elleriyle lâle yetiştirmektedir.
Lâle sadece Osmanlı Gerileme devrinde değil , Osmanlının bütün dönemlerinde gözdeliğini korumuştur. Anadolu’ya Türklerle birlikte gelen lâle Selçuklu Döneminden itibaren Türkler için bambaşka bir yer tutmuştur. Lâlenin diğer çiçeklerden sıyrılıp Türk ruhuna değişik bir şekilde hitap etmesinin sebebi hayli ilginçtir. Gerek şekli, gerek ismi onu farklı kılmıştır.


II. LÂLENİN FİZİKSEL YAPISI VE ANAVATANI
Lâle zambakgiller familyasından, yaprakları uzun ve mızraksı, çiçekleri kadeh biçiminde, türlü renkte, alacalı bir süs bitkisidir.[1] Çiçeklerin parlak renkli, hemen hemen bir birine eşit olan altı taç yaprağı vardır.[2] Ayrıca çok tohumlu bir bitki olup, kapsül yapısında meyveleri vardır.[3]
Lâlenin anavatanın Orta Asya olduğu yaygın bir görüştür. Beşir Ayvazoğlu Lâlenin Türkistan’ın bozkırlarında yabani bir çiçek olarak uç verip, Bulgar Türkleriyle İdil boyuna, Timuroğulları ile Hint’e, Selçuklularla İran’a ve Anadolu’ya geldiğini savunmaktadır. Lâleye yabani olarak Akdeniz’in kuzey kıyıları ve Japonya’da da rastlanmaktadır.[4]
Çiçek kültürü Türkler de oldukça gelişmiş olup, lâlenin bu kültürde özel bir yeri vardır.Ayrı bir öneme sahip olan lâle motifi, tarihi kaynaklardaki örneklerden de anlaşılacağı üzere ilk olarak Orta Asya’da ortaya çıkmıştır.[5] Sanat tarihçilerinin büyük bir kısmı Orta Asya sanatında veya 16. yüzyıla gelinceye kadar Türk sanatı süslemelerinde lâleden bahsetmezler. Lâle form benzerliğinden dolayı palmet grubu içerisinde değerlendirilir.[6] Hun sanatına ait bilgilerin büyük çoğunluğunda ve kurganlarda çıkarılan buluntularda lâle motifinin yoğun bir şekilde kullanıldığı süs eşyalarına ve aksesuarlara rastlanmıştır. M.Ö. 5. ve 6. yüzyıllarla tarihlendirilen 1.Pazırık Kurganı’nda bulunan at koşum takımına ait ahşap malzemelerin ve eğer için kullanılan deriden kesilmiş parçaların, lâleye ait palmet motifleri olduğu görülmektedir. Uygurlar dönemi ile ilgili bir mezardan çıkarılan ipek kumaş üzerinde de lâle motifleri net bir şekilde görülmektedir.[7]


III.OSMANLILARDA LÂLE SEVGİSİ
İran Selçuklularının ve Büyük Selçukluların sanat eserlerinde, 12. Yüzyıldan itibaren, lâle motiflerine rastlanmaktadır.Anadolu Selçuklu devletinin başkenti Konya’da ki eserlerde de lale motiflerine rastlanır.[8] Lale ve lâle kültürünün Anadolu’ya Türklerle birlikte geldiği kesindir.[9]
İstanbul’un Fethi’nden sonra, şehir imar edilirken, bizzat Fatih’in emri ile yeniden düzenlenen bahçeler (parklar) lâlelerle süslenmiştir.[10] Zaten Fatih Sultan Mehmet bir bahçıvandı.Bu meslekte çok önemli bir yeri vardı.Boş vakitlerinin çoğunu bunun için harcar ve bundan büyük bir haz duyardı.Seferler arasındaki boş zamanlarda Topkapı ve diğer sarayların bahçelerinde çalışmaktan da büyük zevk alırdı.[11] Kanuni devrinde de, lâle türleri geliştirip çoğaltılmıştır.
Türkler ve özellikle Osmanlılar yaşakları çevreyi güzelleştirmeye çalışmışlardır.Bunun için özel gezinti alanları yapılmış, İstanbul ve diğer büyük şehirleri park ve bahçelerle donatmışlardır. İstanbul bahçelerinin vazgeçilmez çiçeği olarak başta lale, gül,karanfil ve zerrin gibi çiçekler yetiştirmişlerdir. Lâlenin Osmanlılar tarafından bu kadar kabul görmesinin sebeplerinden biri de Arap harfleri ile
( ﻻ ﻟﻪ )
şeklinde yazıldığında, Allah ( ﷲ ) kelimesinde ki bütün harfleri kapsamaktadır.[12]Harflerinin karşılığı sayılar hesabına dayanan “ebced” usulüne göre de “Allah” kelimesi ile “ lâle” kelimesinin aynı rakama tekabül etmesi, ediplerde “yaratıcı”nın yarattıklarında tecelli etmesi düşüncesinden hareketle derin bir heyecan uyandırmıştır. [13] Lâle , Arap harfleri ile yazılır ve tersinden okunursa ( ل ﻫﻼ ) = Hilal =Ay olur; Hilal veya Ay da Osmanlı Devleti’nin amblemidir.[14]
Osmanlı Kültürünün klasik ölçülerini bulduğu yüzyıl İstanbul’unda bahçe ve çiçek zevki bütün halka yayılmıştı. Bu sevgi ve merak dışarıdan yeni türlerin getirilmesine de yol açtı.2. Selim Devrinden itibaren imparatorluğun çeşitli bölgelerinden lâle ve sümbül soğanları ısmarlandığına dair fermanlar bulunmaktadır. 2. Selim, Kırım’ın güneyindeki Kefe’den 300.000 adet lâle soğanı ısmarlamıştır. Türk çiçekçilik tarihiyle ilgili araştırmaları bulunan Turhan Baytop, “Lâle-i Rumi” denilen ve ayırcı özelliklere sahip olan Osmanlı Lâlesi ’nin Kefe’den getirilen bu lale soğanlarından elde edildiği düşüncesindedir.Bu laleler seçme ve melezleme yoluyla elde ediliyordu.
Çiçek soğanları ve fidanları sadece saray tarafından ısmarlanmıyordu; meraklılarda bir yolunu bulup yeni türler elde etmek için çeşitli yerlerden soğanlar getirtiyor, imkan bulursa kendileri temin ediyorlardı.[15]Bu çiçek ve lâle merakı İstanbul’a gelen yabacıları bir hayli etkilemiş ve hayran bırakmıştır.Fransız şair ve devlet adamı Lamartin’de bu tesire kapılanlardan biridir.Lamartin, Topkapı sarayını gezerek Türklerin doğaya yakınlıklarını ve göz zevkine ne kadar önem verdiklerini anlatır.[16] Miss Julia Parabe adındaki bir İngiliz kadınsa, İstanbul’un o yeşilliğe ve çiçeğe boğulmuş sokaklarını, evlerini, yalılarını görünce hayretler içinde kalmış ve “Keşke Shakespeare, Romeo ve Juliet’in bahçe sahnesini yazmadan önce Boğaziçi’ni görmüş olsa idi” demiştir.[17]
VI. LÂLENİN AVRUPA MACERASI
Anadolu’da 13. yüzyıldan beri lâle yaygın olarak motiflerde kullanılıyordu.Bu dönemde Roma ve Bizans’ın nedense bu çiçekle hiç ilgilenmemiştir.[18]Avrupalı yazarlar ilk dönemlerde lâleyi tanımadıklarında bu çiçeği, bir çeşit zambak (lilium) olarak kabul etmiş ve bu düşünüşe göre isimlendirme yapmışlardır. P. Bellon “Lils Rouges” (kırmızı zambak), C. Clusius “lilionarcissus” (nergiz zambağı),A. Toderini ise “Lys Sanguins” (KanRrenkli Zambak) isimlerini kullanmışladır.[19]Bugün Avrupa ülkelerinde lâle için kullanılan Tulip veya Tulipe kelimesinin aslı O. G. Busbecq hatıratında Türklerin bu bitkiye “Tulipan” ismini verdiklerini yazmıştır.S. W. Murray bu ismin Türklerin başlarına sardıkları “tülbent”ile ilgili olduğunu, O. G. Busbecq ile tercümanı arasında meydana gelen bir yanlışlık sonucu ortaya çıktığını kaydetmektedir.[20] Lâlenin Türkiye’den Avrupa’ya hangi tarihte götürüldüğü kesin olarak bilinmemektedir.Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun Kanuni Sultan Süleyman nezdindeki büyükelçisi Ogier Ghislain de Busbeck 1554 yılında geldiği İstanbul’dan Avusturya’da yaşayan dostu Carolus Clusius’a lale soğanları gönderdiği sanılmaktadır.Daha sonra Hollanda’ya giderek Leiden Üniversitesi’nde göreve başlayan Clusius, bu ülkelerde laleyi ilk yetiştiren ve lâle endüstrisini kuran kişi olarak bilinmektedir.Ancak Avrupa’da lâle merakının daha da önce başladığına dair kayıtlar da vardır.B. Belon adlı bir Fransız hekimi 1549’da çıktığı Yakındoğu seyahati sırasında İstanbul’a da uğramış ve hatıratında kırmızı zambak diye söz ettiği lâle çiçeğinin soğanlarından edinmek için bir çok yabancının gemilerle İstanbul’a geldiğinden söz ermiştir.Lâleyi Avrupa’da meşhur ettiğini iddia eden Conrad Genser de bu çiçeği ilk defa 1559 yılında, Ausburg’da , ender egzotikler koleksiyonuyla şöhret kazanan Newart’ın bahçesinde gördüğünü ona da soğanların İstanbul’da ki bir dostu tarafından gönderildiğini söyler.
14. yüzyılın ortalarında Avrupa’ya giden lâle, özellikle Hollanda ve Almanya’da aranan bir meta haline gelmişti. Lâle merakı bir ara kelimenin tam manasıyla çılgınlık haline gelmişti.Charles Mackay’ın “Tuliptomania” adındaki makalesi bu konu hakkında çarpıcı bilgiler sunmaktadır.Bu dönemde bir lale soğanına bütün servetini yatıranlar vardı.Schinler 1922’de yazdığı bir eserde, “Bir lale soğanın 9000 altın Mark’a satıldığı olmuştur” diyor, üstelik lale devrinden çok önceki yıllarda, “Naibi Krali” adındaki bir lalenin soğanı için şunları verdiğini söylüyor: “2 araba yulaf, 4 araba arpa, 4 semiz öküz, 12 semiz koyun, 8 semiz domuz, 2 fıçı şarap, 4 fıçı bira, 2 fıçı tereyağı, 50 kilo peynir, 1 karyola, 1 kat elbise, 1 de gümüş vazo.”[21]1636 yılında nadir türlere talep artmış ve bunların satışlarını gerçekleştirmek üzere Amsterdam, Roterdam ve Leiden gibi şehirlerdeki borsalarda düzenli pazarlar kurulmuştu.İş zamanla öyle bir noktaya vardı ki, bazı tüccarlar, her türlü yola başvurarak fiyatlarda dalgalanmalar meydana getirmeye başladılar.Ne var ki çılgınlığın sonuna kadar böyle devam etmeyeceğini anlayan bazı tüccarlar, birden tavır değiştirerek yeni soğanlar almadıkları gibi ellerin de kilerini de yüksek fiyatlarla satmaya başlayınca işin rengi değişti ve başlayan büyük panik sonucunda lâle zengini bir çok büyük tüccar birden yoksullaşıverdi; Çılgınlık sona ermişti.[22]
Avrupa’ya özellikle de Hollanda’ya giden lâle soğanları melezleme yoluyla, yeni türler elde edilerek Osmanlı İmparatorluğuna rakip bir durma gemiş, hatta Osmanlı İmparatorluğunda ki lâleciliği geçmiştir. Artık lâle Osmanlı Devletine Hollanda’dan getirilmeye başlamıştır.
V. LÂLE DEVRİNDE “LÂLE”
III. Ahmed II. Mustafa’dan boşalan tahta oturmuştur.Savaştan hiç hoşlanmayan bir hükümdardır.Ama şartlar,hükümdarlığının ilk on beş yılında savaşı zorunlu kılar.1718 yılında imzalanan Pasarofça Anlaşmasından sonra, kendini bu anlaşmayı telkin eden damadı Nevşehirli İbrahim Paşa’yı sadrazamlığa getirdi.
Pasarofça Anlaşmasıyla başlayan barış devri, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın gayretleriyle çeşitli imar ve ıslahat faaliyetlerinin başlatıldığı, kapıların Avrupa kültürüne aralandığı devir olur. İlk matbaa bu devirde açılmıştır.Öte yandan, İstanbul’un manzara bakımından en güzel yerlerine, köşkler ve kasırlar inşa ediliyordu.Özellikle Kâğıthane III.Ahmed devrinin gözde mekanlarından biri olmuştur.Evliya çelebi de Kâğıthane’de bir lâlezar mesiresinin bulunduğunu ve burada Kâğıthane Lâlesi denilen rengârenk bir lâle türünün yetiştirildiğini anlatır.[23]
Bu önemde inşa edilen ve Patrona Halil Ayaklanmasıyla isyancılar tarafından yıkılacak olan Sâdâbâd Kasrı, Fransız mimarisinin ünlü Versailles Sarayı örnek alınarak yapılan yapıtlardandır.
Nevşehirli Damat İbrahim Paşa Tam bir lâle tutkunuydu.Hollanda’dan gelen bir lâleye Lü’lü-i Ezrak adını vermiş ve bu lâleden yetiştirenlere ödüller vermişti.İbrahim Paşa’nın kendi yetiştirdiği bir lâlede vardı ve adı Âsâfî idi.
Nadir lâle soğanı elde etme tutkusu, kısa bir sürede 17. yüzyıl başlarında Hollanda’da ki benzer bir delilik halini aldı.III. Ahmed devrinde lâle merakını anlatmak için lâlenin 2 binden fazla formunun elde edildiği söylene bilir.Eskilerin Lâle-i Rûmî dedikleri Osmanlı Lâlesi denilen cinsin yaklaşık 2 bin tanesinin adları, özellikleri ve yetiştiricileri çiçek tezkirelerinde ve lâle mecmualarında kayıtlıdır. Lâle-i Rûmî Avrupa lalelerinden çok farklıdır.
Osmanlı Lâlesi’nin çiçeği badem biçiminde yaprakları ise hançer şeklinde ve uçları tığ gibi ince ve sivridir. Islah edilmiş ilk lâle çeşidini elde edenin Şeyhülislam Ebu Suud Efendi olduğunu belirten T. Baytop , zaman içinde yüzlerce lâle çeşidinin yetiştirildiğini ancak Lâle Devri’nin (1730) sona ermesiyle birlikte İstanbul yani Osmanlı Lâlesi’nin yavaş yavaş ortadan kalktığını belirtmiştir.[24]
Lâle Devri’nde lâle ticari bir mal haline geldi.Nadide çeşitler yüksek fiyatlarla alınıp satılmaya başlanmıştı.Bazı çiçek meraklıları nadide türleri mutlaka elde etmek istedikleri için, çiçek piyasasında dalgalanmalar, hatta yolsuzluklar yaşanıyordu.Damat İbrahim Paşa bu durumu önlemek için, 1725 yılında lâle soğanlarının fiyatlarını belirleyen bir fiyat listesi hazırlamış ve soğanların bu listedeki fiyatların üzerinde satılmasını yasaklamıştı.[25] Bu listenin düzenli uygulanıp uygulanmadığının kontrol edilebilmesi için Şeyh Mehmed Lâlezârî , Serşukûfeci , yani çiçekçibaşı olarak tayin edilmiştir.
Lâle Devri tüm yenilik ve atılımlara rağmen, saray ve çevresinin toplumu rahatsız edecek derecede zevk ve israfa dalması yüzünden kanlı bir ayaklanmayla sona erdi. Lâle zevki Lâle Devrin’den sonra bir süre daha sürdü; ama üst üste yaşanan savaşlar, devletin ve halkın yoksullaşmasına neden olan ekonomik krizler yüzünden , bahçe ve lâle yetiştiricilerinin sırları da unutuldu.[26]
Lâle Devri adı Yahya Kemal Beyatlı tarafından Meşrutiyet’ten sonra verilen addır.Ahmed Refik Altınay, aynı yıllarda bu isimle bir kitap yazınca tarih literatürüne bir terim mahiyetinde iyice yerleşmiş ve batılılarca da kullanılmıştır.[27]
VI. LÂLENİN TÜRK EDEBİYATINDAKİ YERİ
Lâle Türk edebiyatında özellikle şiirde çok önemli bir yere sahiptir.Lâle klasik Türk şiirine 15. yüzyılda iyiden iyiye yerleşmiştir.Renginden dolayı, kan, mum, şarap, yanak, yara gibi unsurlara, şeklinden dolayı kadehe benzetilmiştir.
Klasik Türk şiirinde 16. yüzyıla kadar sözü edilen lâlelerin yabani türleridir.[28] Yabaniliklerinden dolayı “taşralı”dırlar. Bir bakıma lâle utangaçlığın, çekingenliğin sembolüdür:
Taşradan geldi çemen sahında bîçare durur
Devr-i gül sohbetine lâleyi iletmediler.
Necati Bey
* Lâle merakının ezeli olduğunu ifade eden Remzi Efendi ise;
Lâleye pîr-i sabâdan bu nefes şimdi değil
Ezelidir bu hevâvü heves şimdi değil.
*Lâle, şiirde en çok lâle genel ismiyle kullanılmıştır.Buna rağmen çeşitli kültür yoluyla elde edilen lâlelere verilen şairane isimlerinde klasik şairlerin eserlerinde yer aldığı görülmektedir.[29]
Duhânî Lâle ;
Şarâb-ı ergüvânîdir Duhânî Lâle câmında
Ne kan tamdıysa odunda benim bağım kebâbında.
ŞeyhiGül-rîz ;
Sûk-ı isti’dada şehr-âyîn edip yâran-ı nazın
Ettiler Gül-rîzler âvîhte dükkân üstüne.
Nedim
*Lâle Devri’nin ihtişamını Nedim şu dizeyle çok iyi ifade etmiştir;
Lâlenin tohumunu eksen dolu peymâne gelir.
* Türk Halk Şiirinde de lâle kullanılan bir tema olmuştur.[30
Kaşların göz ile ediyor cengi
Söyleşir yavrılar, koç yiğit dengi
Çiçekte, meyvada yoktur menendi
Lâleden kırmızı,gülden ziyade
Karacaoğlan

Çayır çemen hep seçildi
Dolu peymâne içildi
Lâle sünbüller açıldı
Cennet oldu bağlar şimdi
Gevheri
VII. ELSANATLARI VE ÇİNİDE LÂLE
16. yüzyılın birinci yarısında ilk olarak kullanılmaya başlayan kırmızı renkle beraber, çinilerde lâle motifi görülmeye başlanmıştır ve yaygın olarak kullanılmıştır.
Bursa Şehzade Mustafa Türbesinde, Rüstem Paşa Camii, Ramazan Efendi Camii,Kula Kurşunlu Camii vb. yapılarda lâle motifi örnekleri taşıyan çiniler bulunmaktadır.
Seramikte de lâle, sümbül , karanfil ve gül motif olarak kullanılmıştır. Lâle motif olarak kumaşlarda da karşımıza çıkmaktadır.II. Süleyman’ın , Yavuz Sultan Selim, III. Murat’ın yalnızca lâle motifi kullanılmış kaftanları vardır.Aynı zamanda lâle motifi sultanların ayakkabılarında ve çizmelerinde de bulunuyordu.
Halı ve kilimlerde,cami , mescit, türbe,medrese,sebil ve okul gibi yapıların duvarlarına , her renkten lâle işlenmiştir. Özellikle Süleymaniye Camisinde bulunan Mimar Sinan’ın ters lâlesi bir aykırılığın simgesiydi. [31]
VIII. SONUÇ
Lâlenin Türkler için farklı bir değer taşımasının sebebi , göze hitap etmesi dışında , en çok yetiştirildiği dönemle ilgilidir. Saray ve saray çevresi yanında sırdan halkında ilgilendiği bu çiçek kelimenin tam anlamıyla “moda” halini almıştır.Aynı zamanda değeri gittikçe artan ve çeşitleri çoğaltılan bu çiçek ticari bir mal haline gelmiştir. Osmanlı günlük yaşamına da ayna tutan bu çiçek, şiirlere, fermanlara, hikayelere konu olmuştur. Osmanlının neden bu çiçeği bu kadar benimseyerek sevdiğini, özellikleri ile anlamış bulunuyoruz.Yinede bir çiçeğin bir dönme ismini verecek kadar önem kazanması, beklide tarihte nadir rastlanan olaylardan biridir. Bu Osmanlıların “güzele” ve sanata verdiği önemi de ortaya çıkarmaktadır.

1] Büyük Kültür Ansiklopedisi. “Lâle” mad.,s.2895.
[2] Gelişim Hachette Alfabetik Genel Kültür Ansiklopedisi, “Lâle” mad.,c.7,Meydan Yayınevi, İst.1987,s.783.
[3] Anbiritannica, “Lâle” mad. C.14,İst.1990, s. 249.
[4] Orhan Şaik Gökyay, “Divan Edebiyatında Çiçekler”, Tarih ve Toplum, Sayı 76, Nisan 1990, s. 30.
[5] Gonca Hülya Yayan, Lâle motifinin Türk El Sanatları İçerisindeki Ve Kullanım Alanları, s.300.
[6] Alev (Çakmakoğlu) Kuru, Orta Asya Türk Sanatında Palmet ve Lâle Motiflerinin Değerlendirilmesi Hakkında Bir Deneme,Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi, “Lâle Motifinin Türk El Sanatları içerisindeki Yeri ve Önemi”konulu sempozyum bildirisi, s. 2-4. Ankara,12 Aralık 1994.
[7] G. H. Yayan, a.g.e., s. 3.
[8] Ahmet Kartal, Klasik Edebiyatında “Lâle”, Bilig Bilim Ve Kültür Dergisi, (4)Kış 1997,s.109.
[9] Beşir Ayvazoğlu, Türkistan’dan Hollanda’ya Lâle Kültürü ,Diyalog Avrasya Düşünce ve Kültür Dergisi, (4)2001, s.79.
[10] Türk Ansiklopedisi, “Lâle” mad. C. 22, s.459.
[11] Anthony Dolphin Alderson, Bütün Yönleriyle Osmanlı Hanedanı,Tercüme:Şerafettin Severcan, İz Yayıncılık s.196.
[12] Türk Ansiklopedisi, c. 22, s.459.
[13] İbrahim Atay, Osmanlıda Tabiat Sevgisi Ve Tefekkürün Simgesi Bir Çiçek “ lâle ”, Tarih Ve Medeniyet , Temmuz 1997, s.60.
[14] Türk Ansiklopedisi, C.22, s.459.
[15] Beşir Ayvazoğlu,Güller Kitabı,Ötüken Yayınları, İstanbul 1995 s.115,116.
[16] İbrahim Altay, a.g.e., s.116.
[17] Beşir Ayvazoğlu, a.g.e. ,s.116.
[18] Beşir Ayvazoğlu, a.g.e., s.107.
[19] Ekrem Hakkı Ayverdi, İstanbul Lâlesi, s.1,2.
[20] Charles Mackey, “Lâle Deliliği (Tuliptomania)”,(çev. Füsun Öksüzoğlu), Tarih ve Toplum , Sayı 72, s.35.
[21] F.Gönül Âyânoğlu, Osmanlı Türklerinde Lâle’ye Verilen Önem,Türksoy Türk Dünyası Kültür,Sanat,Bilim,Haber ve Araştırma Dergisi,Haziran 2000, s.33.
[22] Beşir Ayvazoğlu, Keukenhof Lâleleri, Aksiyon Dergisi , 2-8 Mayıs, 1998, s.54.
[23] Evliya Çelebi, Seyehatname, sadeleştiren: Tevfik Temelkuran, Necati Aktaş ,s. 370,371.
[24] Ahmet Eken, Artık Göremediğimiz Bir Çiçek ; İstanbul Lâlesi, Hedef, Nisan 2002, s.83.
[25] Beşir Ayvazoğlu, a.g.e. s.134.
[26] Beşir Ayvazoğlu, Keukenhof Laleleri, Aksiyon, s. 55.
[27] Lâle Devri, Türk Ansiklopedisi, C-22, s.459.
[28] Beşir Ayvazoğlu, a.g.e. , s. 109,110.
[29] Ahmet Kartal, Klasik Türk Edebiyatında “Lâle”, Bilig Bilim ve Kültür Dergisi,Bahar 1997, s. 9.
[30] Ahmet Kartal, a.g.e., s. 9,10.
[31] Haşim Söylemez, “ Sinan’ın Ters Lâle’si”, Aksiyon , Ocak 2002,s. 54.